TeOFan

KALBIMIZIN DUYGUSAL VARISI TEO!!
 
PortalliAnasayfaGaleriSSSAramaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Bluejean ocak 2008

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
TeoFan
Quüf Admin
Quüf Admin
avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 617
Yaş : 28
Nerden? : teomanın olduğu her taşın altından
Ruh Halin? : romantikmiş yıldızlara bakarmış..
Mesleğin ve Hobilerin? : öğrenci/sanat,internet
Kayıt tarihi : 05/05/07

MesajKonu: Bluejean ocak 2008   Salı Ocak 08, 2008 8:20 pm

blue jean ocak 2008 / saygı değil sevgi albümü

Şarkılarını
hiç kimseyle paylaşmayı sevmeyen Teoman, Sezen Aksu’dan Yavuz Bingöl’e,
Hayko’dan Candan Erçetin’e kadar birçok sanatçıya şarkılarını teslim
ettiği bir albüm çıkartmak üzere. Biz de bu işin aslını astarını
öğrenmek için şarkıcının evine baskın yaptık.
Röportaj: Doğu Yücel / Zeynep Okyay
Fotoğraflar: Onur Kolkır

Bu albüm diğerlerinden farklı bir yerde duruyor. Kendi şarkılarını diğer şarkıcılara söyletiyorsun. Bu fikir nereden çıktı?

Garip bir şekilde çıktı. İlk başta proje böyle değildi. Plak şirketi
bir tane albüm yapalım diye geldi, “düetler yapalım” dediler. Hemen çok
iyi fikirmiş gibi geldi bize. Düetler diye başladık, ondan sonra baktım
ki bende çok aşk şarkısı var ve erkeklerle söylemek de garip oluyor. O
aşk şarkılarını düet şeklinde yapınca ya sırf kızlarla yapacaktım ya da
biraz değiştirecektik. Gerçi şöyle şeyler de oldu. ‘İstanbul’da
Sonbahar’ı mesela Nil Karaibrahimgil söylesin istedim; ama o şarkının
içeriğine uymuyor bir erkeğin de o şarkının içinde olması. Çünkü birine
özlem duyuyor, neredeyse bir mektup gibi yazılmış bir şey. Ses, onun
içerisine uymayacaktı. Keza ‘Paramparça’yı düşününce Sezen Aksu’yla onu
yine bir kişinin söylemesi, içini döküyor olması lazım. Düetten
birazcık çıkalım derken birdenbire, tek CD’lik bir albüm olacakken çift
CD’lik bir albüme geçti.


Şarkıları seslendiren isimlere
baktığımızda Teoman’la ismini yan yana düşünemeyeceğimiz isimler de
var. Yavuz Bingöl ‘İki Çocuk’u söylüyor, Candan Erçetin, Yalın vs. var.
Şarkıları beraber mi belirlediniz yoksa sen mi seçtin?

Candan olsun istedim albümde; ama o şarkıyı kendisi
seçti. Yavuz Bingöl’e şarkıyı ben seçtim ama kendi albümümde ben onu
punk yapmıştım hatta akortsuz gitarlarla çalmıştık, özellikle öyle
olsun istemiştim. ¾’lük bir şarkıydı; ama 4/4’lük davullar çaldırdık
stres verelim diye. Ama şimdi şarkının içeriği Halk Müziği’nde de
tutacak, hatta Halk Müziği’nin içeriğine daha da uygun. Daha sonra işte
kendimi düşününce eninde sonunda kendimi şarkı sözü yazarı olarak
görüyorum. O şarkıların mümkün olduğunca fazla yere gitmesini
istiyorum. Mesela Erol Büyükburç’un şarkısı rock’n roll’du. Erol
Büyükburç’a hangi şarkı gider diye düşününce “rock’n roll bir şarkı
yapalım” diye karar verildi. Ama orada bir sürü kişi var ki
Mirkelam’ından Emre Aydın’ına kadar, onlar şarkılarını kendileri
seçtiler. Hatta ben başka şarkıları önerdim onlara, “Ya ben aslında
şunu söyleyeyim” dediler.


Hiç teklif ettiğin birinden ret aldın mı?

Ret gibi değil onlar aslında. Yoğun programlar var genelde. Ben teklifi
zaten şöyle yapıyorum; “Bu albümde söylemek ister misin” diyorum; ama
kendi deneyimlerimden de biliyorum bazen yapmak istersin ama yer
alamazsın, benim de yer alamadığım albümler oldu. İnsanların üzerinde
yük olmasın diye “Bana üşeniyorum dersen bile bu benim için yeterince
güzel bir mazerettir” diyorum. Bu albüm nasıl olsa ticari olsun diye
yapılmış bir albüm değil. Zaten ticari albüm diye bir şey var mı artık
onu da bilmiyoruz dünya çapında. Artık gerçek sanata dönüyoruz galiba
mecburen.




Bu albüm için yola çıkarken -gerçi çok değişmiş de- yurtdışındaki tribute albümlerden etkilendin mi?

Tribute albümün tersi olması gerekiyor. Tribute olabilecek şeyde, kariyer anlamında değilim.




Türkiye için aslında oradasın.

Yani biraz daha zamana ihtiyaç var. Aslında sık albüm çıkardığım için
belki şey olur da… İki tane şey var. Bu bir tribute albüm değil de
tersine şeyler olduğundan, benden üst jenerasyonda insanlar da
olduğundan tersten tribute bile sayılabilir bazı kişiler açısından;
Sezen Aksu, Candan benim jenerasyonum ama benden daha önce çıktı. Yani
oradaki isimler mesela Erol Büyükburç, ‘57’de konser veren bir adam
yani. Tam anlamıyla tribute değil, eş dost… Saygı albümü değil sevgi
albümü.



Peki sen bu albümde prodüktör olarak mı yer alıyorsun? Şarkıların yapılış sürecinde nasıl bir müdahalede bulundun?

Hiç müdahale etmedim aslında. Sanatsal anlamda onlara karışmadım.
Onların şarkıları olsun istedim. Bir de öbür türlü prodüktör olsaydım,
o şarkılar yine benim yaptığım formlara benzeyecekti.



Şebnem yok albümde…

Şebnem çok yorgundu. Biz de kızın üzerine gitmedik. Bir ara kandırırım belki.



Ruh halin albümlere de yansıyor. Bu albümün ruh hali nasıl oldu?

Düetler diye yola çıkarken yeni şarkılar da koyalım diye, yeni düetler
yazıyım diye oturdum baktım yazamıyorum, çıkmıyor yani. Demek ki şarkı
yazma şeyinde değilmişim. Elime gitarı alıyorum, bir tane şarkı
yazabildim. Normalde hızlı yazarım ben, bir günde bir-iki tane
yazabiliyorum. Ama çıkmadı. Demek ki şu sıralar pek bir şey
hissetmediğim dönemimdeyim. Zaten eğlenirken şarkı yazamıyorum. Benim
yine sonbahara ihtiyacım var, küçük bir depresyon iyi gelir. (gülüyor)



Senin bir klasik şarkı takıntın var. Bunun hep altını çiziyorsun, kendi şarkılarının öyle olmasını istiyorsun.

Ben hep neo-klasizmden yanayım. Bir kere müzikal anlamda ben çığır
açıcı bir müzisyen olmadığım için hep şarkı formuna daha çok gidiyorum.
İstiyorum ki 60’larda, 70’lerde modası geçmeyen neler var ve onların
replikası gibi olsun. Çünkü daha evvelden ikinci albümde falan böyle
arada bir zibidilikler yapıp trip-hop ritimleri koyalım, darbukaları
ritim gibi kullanalım diye öyle denemeler yaptık. Çabuk eskiyen
şarkılar onlar oldu. ‘Dünya’ şarkısına ben artık baktığım zaman “Ya ne
kadar eski” gibi geliyor. Halbuki öbür türlü çok ileriye gitmediğin,
öyle denemeler yapmadığın zaman daha fazla zamana dayanıyor. Neo-klasik
oluyor o zaman.




İlk albümde beraber çalıştığın Özlem Tekin neden yok?

Özlemle konuştuk, sonra bir tane şarkı üzerinde anlaşamadık, başka bir
şarkı bakalım diye konuştuk; fakat aceleye geldi. Aslında benim de
aklımda o var. Madem albüm gecikecek Özlem de olsun. Bütün eşimle
dostumla bu albümde olmak istiyorum. Gerçi havaya girdim, bir tane daha
yapsak hemen diye. Zevkliymiş böyle yapmak. Özlem olur belki. Bana
kalsa herkesle yapmak isterim. Şimdi orada Dolapdere Big Gang ile
yaptığımız bir şarkı var, onun yanına Tophane Big Stars yazdım. O
aslında eşim, dostu, arkadaşım; lise arkadaşlarımla kaydedeceğim. Ben
söylemeyeceğim, her biri bir cümleyi söylesinler.




Senin zaten lise arkadaşlarınla devam eden bir hayatın var…

Her gün beraberiz hala biz. O, benim açımdan çok büyük rahatlık oluyor.
İnsanı olduğu yerde de tutuyor, kendini bir b.k zannetmiyorsun. Çünkü
onlar seninle dalga geçiyor onlar, seni alkışlamıyor onlar. Hayatta en
çok yaptığımız şey birbirimizle dalga geçmek. O, insanı eski yerinde
tutuyor; oralardan kopmamakta fayda var.



Şarkı sözü konusunda yabancı kitaplar da okudum dedin, sence İngilizce’nin Türkçe’ye karşı bir avantajı var mı?

Şöyle bir şey var, biz şimdi mesela benim kendi müziğimi benim
arkadaşım otantik buluyor, Amerika’da 17 sene kaldı. Türk müziği gibi
görüyor. Halbuki ben kendimi bayağı Anglosakson yapıyor gibi
zannediyorum. Ama vokal şeyleri falan onlara otantik geliyor.
İngilizce’deki o tadı arayan birisine Türkçe dinletemezsin. Ben mesela
“Ben Türkçe müzik dinlemem” diyen birisini çok rahat anlayabiliyorum.
Çünkü başka bir şey duyuyor orada. İngilizceyle Türkçe tamamen farklı
müzik tarzları. Ok yolunu bulur. Zevk alacaksan Türkçe müziği de
dinlersin. Öbür türlü kulağınız o İngilizce’deyse Fransızcası’nı da,
Almancası’nı da dinleyemezsin. Hangi dildeyse onlar da sana zor gelir.
Yine de Kuzey ülkelerininki İngilizce’ye biraz daha benzediği için
rahat oluyor; ama İngilizce’de eğer ki kulağında çalan müzik İngiliz ve
Anglosakson müziğiyse İngilizce çok daha avantajlı tabii. Ama ben
zamanında çok İngilizce sözlü şarkı yazdım; Türkçe şarkı sözü yazdıktan
sonra İngilizce şarkı sözü yazmak artık biraz yapay geliyor. Ben çünkü
Türkçe’de kalemi koyuyorum, kalem kendisi yazıyor; yani içinden bir
şeyler getiriyor. Türkçe’de yazarken bir kelimenin yerine bin tane
kelime aklıma gelirken, İngilizce’de iki tanesi aklıma geliyor. O
yüzden o sulara hiç girmedim.




Yeni albüm çıkmıyor dedin ya o arada böyle bir şey olabilir. Zaten bu albümü çıkarmadan da biraz aslında yeni bir şey…

Benim bir şeyle uğraşmaya ihtiyacım var; ama çok da fazla
uğraşmamalıyım, üşeniyorum. Ama bu albüm çok da güzel geldi. Başka
başka bir sürü stüdyoda eş zamanlı yürüdüğü için zevkli bir şeydi.
Zevkli işler istiyorum. Çünkü bir iddiam yok, kimseye kendimi kanıtlama
şeyim yok. Eskiden öyle değildi, o zamanlar mesela ben “Onyedi”
albümünü yaparken çok uğraştım o albümle. O zaman bir iddiam vardı. Onu
yaparken canım hit şarkı yazmak istiyordu. Şarkıları yazıyordum,
üzerinde biraz uğraşıyordum. “Bu şarkı gidebileceği en iyi yere kadar
gidebilir” diyordum. Mesela birkaç tane ‘Onyedi’ şarkısı yazmıştım.
Fikir vardı, insanların kalbine gidebilecek olan melodiyi bulana kadar
çok uğraştım. “En Güzel Hikayem”i yaparken ne çıkacağını bile
bilmiyorduk. O anda kalbimizden öyle geliyordu. Küçük harfle sanatım,
çünkü bu eninde sonunda bu ticari sanat olarak kalıyor. Çok daha
eğlenceli oluyor, insan daha çok seviyor. Bir de bir albüm üzerine çok
çok uğraşınca o şarkılardan soğuya da bilirsin, işin içerisine gereksiz
parametreler de girebilir. Birdenbire kendini şu pozisyonda
bulabilirsin. “Nasıl abi beğendin mi” falan diye soruyor olabilirsin.
Ben şimdiye kadar onu hiç yapmadım. Kimseye sormadım. Hatta tersi
yorumlar yapıldığı zaman da fazla dinlemedim. Bana ‘Gemiler’i yapmamam
söylendi zamanında. O şarkının uğursuz olduğu, kimsenin işine
yaramadığı, Orhan Atasoy’undan Zerrin Özer’ine kadar söylendiği, artık
işin turşusunun çıktığı ama hiçbir işe de yaramayan bir şarkı olduğu
söylendi; ama dinlemedim. O şarkıda görüyordum o şeyi.




Kendi beğenin ön planda…

Öbür türlüsü yok ya. Ben o yorum şeylerine de bakmam; ama bir tanesini
hatırlıyorum. Berbat bir konserdi ile tarih yazdı konserde alt alta
çıkabiliyor insanların yorumlarında. O yüzden bilemezsin. Tarih de
yazmadım, çok berbat da değildi.




Hiç yaptığın bir şarkıdan sonra beğenmeyip bir kenara attığın bir şey oldu mu?

Bir-iki tane sözcük var, onlarla derdim var. Şimdi bir tane de kitap
çıkıyor benim şarkı sözlerim ve notalar. İyi olur, arak denince buyurun
notalara bakın diyeceğim güzel bir şey olur. Orada mesela şarkı
sözlerini yazarken bir-iki dize var, oralarda sallamışım. İlk albümde
kendimi biraz fazla Rilke zannetmişim. Şairane olmak istediğimden daha
şairane çıkmış. Jim Morrison’da falan görüp tüylerini diken diken eden
o şeyler var gereksiz şiirsellikler, sürreal yani oralara bakıp
palavracı diyorum kendime. Bir tane ‘Yazgı’ diye bir şarkı yazmışım,
seviyordum o şarkıyı çalmayı falan da ama sırf aliterasyon olsun diye
‘y-y-y-y / Yollara, yıllara, yazgımı yazdım yanında” diye yazmışım,
hepsi y ile başlasın diye. Ben şimdi öyle şarkı yazmam artık.



Onları koymadın mı kitaba?

Koydum. Onların öyle sempatik bir şeyi var, hala sevgi duyuyorum; ama
çok ciddiye almıyorum ‘Yazgı’ şarkısını mesela. Orada zibidilik
yapmışız işte.




Bu tip yorumların olacak mı kitapta?

Yok, o kitap güzel kalsın istiyorum. Kendi kendimi eleştirmeyeyim,
sevenler vardır şarkıları. Onlardan büyük anlamlar çıkaranlar vardır.
Pink Floyd’da öyle olmuş ya, Roger Waters öyle kafasına göre bir şeyler
karalamış, millet onlara gereğinden fazla yorumlayıp Baudelaire gibi
davranmış.



KUTU
BİR BOKSÖR OLARAK TEOMAN


Bu son olaylardan sonra popülaritenin artması gibi bir şey hissediyor musun? Sürekli dönüp duruyor o yumruk attığın görüntüler.

Ben seyretmedim o görüntüleri. Televizyon seyretmiyorum hiç. Bir tür çocuklar üzerinde halk kahramanı oldum.





Olayın aslı nedir peki?

Ceketimden çekiştirip duruyordu arkadan. Ben de bana dokunulmasına hiç
dayanamam. Bir de “pardon, abi” falan da demiyor, pis pis sırıtınca ben
de indirdim.



Biraz da alkol vardı tabii…

Ben yaparım zaten alkolsüzken de. Kavgacıyım ben aslında; ama onu
tutmaya çalışıyorum. Yani sürekli kendime “sakin ol” diyen bir herifim.
Bir de çok rahatsız edici bir ortamdı. O flaşların 8-10 tanesinin
birden yanması o kadar korkunç ki, bir de önünü kapatıyorlar, bir yere
gidemeyeceksin. Bir de çok pervasızlar. Hiçbir şey göremiyorsun, bir
taksiye ulaşmaya çalışıyorsun, önünde insanlar var, bir de arkandan
çekiştirenler var.



Peki dava gibi bir şey açılıyor mu?

Duymadım. O görüntüleri gösteririz, “Hakim bey, arkamdan çekiyorlardı” derim.
Çünkü haberlerde “kaburgası kırıldı, yüzünde birtakım yaralar var” diye söylendi.
Öyleymiş. Yere düşünce öyle olmuş. Kaburgasına ben vurmadım, ben sebebiyet verdim.



Bir Axl Rose’luk var sende…

Kavga ederim; ama ilk kez kameralara yakalandım.





_________________
There's no more rabbits in my hat to make things right
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://teofan.forumzen.com
TeoFan
Quüf Admin
Quüf Admin
avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 617
Yaş : 28
Nerden? : teomanın olduğu her taşın altından
Ruh Halin? : romantikmiş yıldızlara bakarmış..
Mesleğin ve Hobilerin? : öğrenci/sanat,internet
Kayıt tarihi : 05/05/07

MesajKonu: Geri: Bluejean ocak 2008   Salı Ocak 08, 2008 8:20 pm

Rocky’nin müziğini koyuyorlar altına…

Öyle mi? Bu cumartesi Balans’a öyle çıkalım dedi çocuklar, Rocky’nin
müziğiyle. (kahkahalar) Ama çok takdir aldığımı söyleyebilirim.
Sanatçılardan güzel mesajlar geldi. “Ellerine sağlık, dert görme” diye.

Yazık onlara aslında… Onlar da kendi yöneticileri tarafından “git, görüntü al” diye zorlanan insanlar.
Ya tabii ki de. Hiç kimseye tek başına kızamıyorsun ki Türkiye’de.
Herkesin mazereti var. O çocuk para kazanacak, tamam. Peki ne oluyor?
Ondan daha yırtık, daha terbiyesiz bir herif para kazanırken normal bir
insan artık deforme oluyor. “Ben de para kazanacağım” diyor, o zaman
hani ekonomide öyle bir şey var ya ‘kötü para, iyi parayı kovar’ gibi
işte iyi adam kalmıyor. Normal, makul bir herif olarak girsen, orada
tutunmaya çalışsan senin de pislik bir herif olman gerekir. Orada
düzgün duramazsın. Bir taraftan bakınca da üzülmüyor muyum, vicdan
azabı çekmiyor muyum orada bir adamı dövdüm diye? Evet; ama ben de
kendimi korumak zorundayım.


KUTU
YOUTUBE’DAKİ “ROCKÇI MI AROCKÇI MI?” POLEMİĞİ HAKKINDA


Teoman malumunuz internetteki muhalefet etmeyi seven gençlerin bir
numaralı hedeflerinden biri. Youtube’da da kendisi hakkında “Rockçı mı
arockçı mı” diye bir video mevcut. Bu videonun ses kaydını Teoman’a
dinlettik…


Bir dinleyelim istersen…

Tabii. (ipod’u ayarlarken) Müzikte turn round diye akor dizilişleri
var, bunlar artık klişeler aslında. Ben de onu çok kullanıyorum. “La,
sol, fa, mi”den şarkı yapınca birbirine benzer. Benim de üç tane falan
sadece “la, sol, fa, mi” şarkım var. Judas Priest’e benzetmişler. Şarkı
benim değil, aranjmanı benim değil; ama sorumluluğu ben alıyorum.






‘Vur Sen Beni’ de ‘Dream On’a benziyordu mesela…

Onu yazmıştım. Onu araklayarak yazmamıştım; ama “Çok benziyor abi”
dedikleri zaman “İyi bari, esinlenme ‘Dream On’ yazalım birinci albüme”
demiştim. Bir de ben şarkıları beş dakikada yazıyorum, araklamaya
kalksam bir saatimi alır.


‘Papatya’ (Judas Priest’e benzetilen) ve ‘Yağmur’ (Texas’a benzetilen) çalıyor
Bu şarkılar, benim şarkılarım değil zaten. Müzikleri benim değil. Benzemiyormuş (Yağmur için).

(Kardelen dinleniyor) En çok ben bunu benzetiyorum açıkçası. Uriah Heep – ‘Lady In Black’…

Evet, bu benziyor. Doğru.

Bu en çok bilineni… Led Zeppelin – ‘Kashmir’, ‘Paramparça’…

Ama şimdi “Kashmir-like riff” diye bir şey var artık dünyada. Uncut
veya Q’da okuduğun zaman mesela “Smiths meets Led Zeppelin/Kashmir-like
riff” diye anlatırsın. O, doğu müziğinden alınan yarım yürüyüşlü
şeylerin hepsi “Kashmir-like riff”. Herifler bir yaptılar, artık biz
yarım ton gittiğimiz zaman… Bir tane de ‘Onyedi’de…

‘Gönülçelen’i, Manic Street Preachers ‘Ocean Spray’e benzetiyorlar…

Ben onu o kadar çabuk yaptım ki, “la, re, sol, do”, hepsi bu. Dünyanın
en kolay şarkısı. Bir kere de yaptım. Arkadaşım da içeride uyuyordu,
kalktı “İlhan İrem’e çok benziyor” dedi. Sonradan ama ‘Ocean Spray’
olmuş. O, İlhan İrem’e benzetmişti.

İkisi de zaten aynı sene çıktı. Çalmış olman da çok zor. Dinleyip hemen albüm kaydına girmen gerekiyor.

‘Ocean Spray’ iyi şarkıydı. ‘Onyedi’de de James Bond diyorlar; ama
John Barry de bütün şarkılarında tekli yürüyüşlerini “Do, do diyez, re,
do diyez” gibi oralarda kullanmış. Yapacağımız bir şey yok. O notaları
kullanacaksak James Bond diyecekler bize. Onlar yüzünden üç tanecik
notayı kullanmayalım mı? Şöyle bir şey de var. Arakçı denildiği zaman
şöyle düşünmek lazım; bir yeri bir yerine benziyor mu değil de yani bu
herif böyle bir şey yapmış, peki bunu yapmasaydı bu şarkı hala adam
gibi oluyor muydu? Yani golü o çaldığı veya arakladığını düşündüğümüz
yerle mi attı yoksa başka tarafıyla mı? Şimdi ‘Paramparça’ gibi bir
şarkı var, o ‘datdararat’ olsa ne olur olmasa ne olur? Zaten kendini
kurtarır o şarkı. Ben “Kashmir-like riff” yerine başka bir şekilde de
girebilirdim.

En güçlü yerleri onlar değil sonuçta…

Hiç değil.

Bir tek Uriah Heep’te…

Onda benziyor biraz. Ama onun da en güçlü yeri de şarkının A bölümü
değil. “Başka türlü bir şey bu yalnız seni isteyen” bölümü insanları
saran. Bunlardan çok korkan bir herif olsam ya da onu yaptığın zaman
farkında olsan hemen A bölümünü değiştirirsin. Çünkü orası güçlü
yerleri değil ki veya o introyu “Kashmir, Kashmir” deneceğini bilseydik
“Aman abi, boşver koymayalım orayı” derdim. Eğer öyle bir şeyin farkına
varsaydım. Nasıl olsa ‘Paramparça’nın o introya ihtiyacı yok. 60’lı,
70’li yılların müziklerini çok iyi bildiğimiz için onlar bize çok
klişelermiş gibi geliyor. Mesela Judas Priest’te dinlettirilen o gitar
rifi benim çok yerde duyduğum bir rif.

Senin şarkılarında önemli olan vokal melodileri…

Normalde bir şarkının özgün olup olmadığını anlamak için vokal
melodisine bakacaksın, akor dizilişlerine bakacaksın. O kadardır. Yoksa
üzerine koyduğun o gitarlar falan filan; tabii ki o başına ‘Smoke On
The Water’ın gitarını koyarsan araklamış olursun, o kadar da değil ama
yine de vokal melodileri önemlidir. Ayrıca ben başta melodiden gitmem,
şarkı sözü bana melodiyi verir. Şarkı sözü daha önceden gelir veya
şarkı sözü önemliyse ben melodiyi hemen değiştiririm. En güçlü yanım
melodiler değil benim zaten.

Peki hiç kızmıyor musun bu eleştirilere?

Bob Dylan’ın bir tane röportajlarını aldım, arakçılık üzerine. Bütün
olayı arakçılık üzerine, “şu parça, şundan çalmışsın”. Senin biraz önce
yaptığın şeyi, ona orada yapmışlar. Hatta bir tane DJ, bütün Bob Dylan
şarkılarını koyup onların asıllarını da çalıyormuş. Yani öyle şeyler
oluyor; ama cevap vermiyor. Çünkü özellikle müzikal anlamda çok özgün
olmanın imkanı yok, bizim yaptığımız müzikte. Do’dan do’ya sayarsak
sekiz tane nota ve o minicik aralıklar. Artık ondan kaçış yolu yok.
Zaten dünya müziğinin en büyük bunalımı da orada, yeni melodi çıkmıyor.
O yüzden sound’a yönelmek zorundasın. İşte kick’ini değiştiriyorlar,
gitar fazlarını değiştiriyorlar, yeni bir şeyi ancak sound’la
hallediyorlar, melodik anlamda bir şey yapılamıyor. Ben bir de kendime
o şeyi de seçmiştim. Müzikal anlamda gidilebilecek çok yer olmadığı
için ben onu daha klasik anlamda devam ettiriyim; ama sözel anlamda
gidilebilecek daha çok yer var. Özellikle yurtdışında, ben şarkı yazımı
üzerine çok kitap okudum, daha çok şarkı sözü üzerine okudum,
insanların anlattıkları olaylar, hikayeler falan Türkiye’yle
karşılaştırılınca o kadar engindi ki ben kendimi içerik anlamında
oralarla eşleştirdim. Mesela bir şarkımda sadece bir anı anlatacağım
diye ‘Bugün’ diye bir şarkı yazıyorum. Veya ‘Paramparça’da havaalanında
bir tane adam saatin geçmesini bekliyor, bir türlü geçmiyor, uçak rötar
yapmış; ama aynı zamanda bir de bakıyor ki yıllar çok hızlı geçiyor,
bir de o kontrastı anlatmaya çalıştığım… veya bir tekne gezisini vs.
Ben o çerçevelerin müziklerden çok daha engin bir yer olduğunu
düşünüyorum. Şarkı sözünün gidebileceği çok daha fazla yer var
müzikten. Arada bir süper müzisyenler çıkıyorlar, hakikaten dünyayı
değiştiriyorlar. Mesela Nirvana bir çıkıyor, birdenbire her şeyi
değiştiriyor. Ya da Beatles, “Sgt. Peppers Lonely Hearts Club Band”i
yapıyor ve her şey değişiyor. Yeni şeylerle çok ilgili değilim; ama şu
sıralar birileri çıkıyor olabilir öyle bir şeyleri değiştirecek olan.
White Stripes deniliyor; ama ben onu Led Zeppelin’den biliyorum. Çocuk
çok yetenekli bir çocuk; ama müzikal anlamda birdenbire çok yeni bir
şey gerçekleştirmiş gibi gelmiyor bana.






















KUTU
TEOMAN VE RASHIT ROCK’N COKE hezimeti üzerine


Rock’N Coke konserin çok tartışıldı…

Evet ya, her yerde onu okuyorum. Millet ne bekliyorduysa? Rashit ile
Teoman çıkacak, işte o kadar. İkimizin birleşip Pink Floyd gibi bir şey
çıkarmasını mı?

Rolling Stone’da mesela en kötü performans seçilmiş…

Rolling Stone’da “Ne Olduğu Belli Olmayan Etkinlik” denmiş. İsmi çok güzel ama.

Bir de provasız çıktığınıza dair söylentiler var…

Yaptık prova. Orada şöyle bir şey; Rashit eninde sonunda bir punk
grubu. Biz de en böyle sound’umuzu süper çıkartacağız gibi bir şekilde
çıkmıyoruz. Onların şarkıları var, benim şarkılarım var. Beraber bir
şey yapıyoruz. Ne oldu o konserde? İkimiz işte şarkıları söyledik,
onlar çaldılar, Rashit gibi çaldılar. Ondan sonra da işte birbirimizin
şarkılarını söyledik. Bir tane de arkadaşımız vardı Tuğrul diye, o
saksafon, armonika çaldı. Bir de Küçük İskender çıktı, bir şiir okudu.
Tamam 45 dakikada daha ne olsun yani? Yeter yani…

Hiç bu tip eleştirilere kızmadın mı? Çünkü bayağı ağır şeyler de çıktı…

Ya ben onu baştan bilmiyor muyum sanki?

Gerçi ikiniz de sabıkalısınız. Seni de sevmeyen çok kişi var, Rashit de punk camiasında “Davayı sattı” diye değerlendiriliyor.

O heriflere ben o yüzden bayılıyorum. Yok Rashit’le çalmayı beğeniyorum. Özellikle sözlerini çok beğeniyorum.

_________________
There's no more rabbits in my hat to make things right
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://teofan.forumzen.com
 
Bluejean ocak 2008
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
TeOFan :: Genel Sohbet :: Güncel&Haberler-
Buraya geçin: